banner8

  Cumhuriyet’in kurulduğu 29 Ekim 1923 tarihinden bir süre önce ve bir süre sonraki yıllarda Türkiye’nin ve Misak-ı Millî sınırları içinde kalan topraklarda yaşayan insanların durumundan kısaca söz edeceğim.    

              Büyük Atatürk’ün Cumhuriyeti nasıl zorluklarla kurduğuna ve büyük imkânsızlıklarla nasıl mücadele ederek bu ülkeyi ayağa kaldırdığına inanmak oldukça zor. Ortaçağ hayatının devamının yaşandığı Anadolu'nun imkânları (0) sıfır değil, sıfırın da altında idi. Feodalite ve güçyeterlik varlığını bütün şiddeti ile sürdürüyordu.        

 Derebeyi kalıntıları; büyük şehirlerde beyler, ilçelerde zadeler, köylerde ağalar, dağlarda ve kırsal kesimlerde çeteler hükümranlığını sürdürüyordu. Kanun, nizam onlar idiler. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllara şöyle bir bakalım. İnsanlar halâ padişahlıkla yönetildiğini sanıyordu. Padişah yeryüzünde Allah'ın vekili, Peygamberin halefi ve halk da padişahın kulu sayılırdı.    

  Ağalar mutlak liderdi. Çeğmeli (baston) ile kol kıvratır, güçsüzleri kendine bağlarlardı. Tahsildarlar, devlet adına para, jandarma asker, mültezim de öşür toplardı. Din adamları imtiyazlı sınıf idi ve eğitim onların eline bırakılmıştı.        Büyüklere itaatin boyun borcu olduğu, aç ve açık kalmanın alınyazısı olduğu anlatılırdı.      

 İnsanlarımız; savaşların, ağır yenilgilerin, yetimliliğin, dulluğun, zor geçinmenin, acı çekmenin, kulluğun bir kader olduğuna inanırdı. Bu dünyaya imtihan için gelindiği telkin edilirdi. Şehitlerin dul karıları, sıtmalı yetimler yalınayak gezerlerdi. Genç kızlar kış yakacağı için sığır tersi toplardı. Bebekler bezlere değil toprağa belenirdi.      

Toprakları höllük ile ısıtılırdı. Yoksulların çocukları, kızları değirmenlerden un toplar, büyükler harman ve bostanlarda dilenirdi. Giyecek yoktu, halkımız kendi dokur, kendi diker, kendi giyerdi. Paçavralar altında gezen insanlarımızın sayısı, neredeyse nüfusumuzun tamamına yakın idi. Bir kişinin çeşit çeşit değil, bir elbisesi olurdu. Elbiseler, pantolonlar yamalar içindeydi.    

 Kumaş solunca elbise ters-yüz edilirdi. Büyüklerin elbiselerini, küçükler büyüyünce giyerdi. Büyük çocukların elbiselerini sırasıyla ortanca çocuklar, onlardan sonra da en küçükler giyerdi. Ayakkabı yoktu. Çoğu insan yalınayak dolaşırdı. Ayakkabı yerine kelik, çapula, sandal ve çarık giyilirdi. Çarıkların çoğu yarı kokmuş eşek derilerinden yapılırdı.      

 Sabun yerine, çöğen otu kökü, kil ve kül suyu kullanılırdı. Tuz yoktu. Onun yerine, gömük kurularından süpürülmüş tuzlu toprak ve kaya tuzu kullanılırdı. Yağ yoktu. Yemeklere yağ yerine dövülmüş ceviz, bezir yağı konurdu. Evlerin hiçbirinde musluk ve çeşme yoktu. Tatlı suyun yerine sarnıçların, kuyuların kurtlanmış suları içilirdi.  

   İt leşlerinin yüzdüğü çay ve dere suları kullanılırdı. Şeker yoktu. Çay bile incir ile üzüm ile içilirdi. Topak şeker ve löbe şekerini ancak zenginler kullanırdı. Kahve yoktu. Onun yerine nohut, fındık kabuğu, kavrulmuş arpa ve mercimek unu içilirdi. Sigara yoktu. Onun yerine sarma tütün, kaçak tömbeki içilirdi. Sigara kağıdı yoktu.    

  Tütün, kese kağıtlarına sarılırdı. Tütün olmadığında mısır püskülü tüttürülürdü. Kömür, odun yoktu. Kuyruklu dağın odunu dedikleri hayvan kemresi ve tezekle ısınılırdı. Yemekler onunla pişirilir ama o yemekler tezek ve gübre kokardı. Kışın insanlar ormanlardan kestikleri kaçak odun ile ısınırdı.    

 Bazı büyük şehirlerin dışında, elektrik hiçbir yerde yoktu. Gaz yoktu, benzin yoktu. Aydınlanmak için bezir çırası ve çam yarması yakılırdı. Mum bile zenginlerin kullandığı aydınlatma aracı idi. Un yoktu, buğday yoktu. Yarısı değirmen taşı kırığı karışık arpa, mısır, patates, darı, ahlat, fiğ, yulaf unları yenirdi.    

  Ot köklerinden, mısır koçanlarından un yapılırdı. Et yoktu, ot yenirdi. Otobüs, taksi, kamyon, traktör yoktu. Taşıma hayvanlarla yapılırdı. Yirmi kilometrelik yere eşek, at ve öküz sırtlarında veya kağnılarla ancak birkaç günde gidilirdi. Tarlalar öküzlerle, karasabanlarla veya insan gücü ile sürülürdü.    

  Tarlalara ekilecek tohum bile yoktu. Bit ve pire ile yaşanırdı. Baş bitleri için sürur (cıva zehiri), vücut bitleri için DDT kullanılırdı. Kellik yaygın bir hastalıktı. Yaralar ve bereler çoğalmıştı insanlarda. Onları iyi edecek ilaç, melhem, hap, iğne yoktu. Kellere ve yaralara karasakız ve katran sürülürdü. Verem, tifo, tifüs hastalıkları kol gezerdi.    

  Bazı yerlerde veba salgıları vardı. Bu hastalıkları önleyecek hiçbir sağlık kurumu ve kuruluşu yoktu. Anadolu bataklıklar ülkesiydi. Buralar sivrisinek üretir, insanlar kitleler hâlinde sıtmadan ölürdü. Kinin adı verilen hap bile bulunmazdı. İlkel usullerle hastalıklar iyi edilmeye çalışılırdı. Okul yoktu. İnsanlar cahillikten hurafelere inanırlardı. Okur-yazar oranı o kadar düşüktü ki bir kasabada okuma-yazma bilenler parmakla gösterilirdi. Dünyanın bir öküzün boynuzu üzerinde olduğuna inanan insanların sayısı toplam nüfusa yakındı. Toplumun büyük bölümü tam anlamıyla kara cahildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusumuz 13 milyon kadardı. Erkek nüfusu, kadına oranla yarı yarıyaydı. Yetişkin insanlar, gençler, ortayaşlılar yıllarca süren savaşlarda şehit olmuşlardı.      

 Balkan Savaşı, Sarıkamış Harekâtı, Yemen, Galiçya, Arabistan Çölleri, Mısır, Trablus, I. Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı, ihanetler, iç isyanlar, işgaller, salgın hastalıklar vb. derken ülkenin eli silah tutan insanları eriyip gitmişti. Anadolu; dullar, yetimler, yaşlılar, kocakarılar, sakatlar, hastalıklı insanlar ve çocuklar diyarı idi. Okur-yazar olanlar sadece memurlardı. Yüksek tahsil yapanlar, yalnızca medreseden mezun olanlardı. Ordumuzun subayları bile alaydan yetişmiş kişilerdi. Subayların çok azı Harbiye mezunu idi. Yol yoktu, asfalt yoktu.    

 Demiryolu yeteri kadar yaygın değildi. Şose yollar sadece büyük şehirler arasında bulunuyordu. Hele köy ve şehir aralarında yol değil, patikalar mevcut idi. Evler, kerpiçlerden, uyduruk malzemelerden yapılırdı. Ufak bir deprem sarsıntısında şehirler-kasabalar ve köyler yerle bir olurdu. Çimento yoktu. Fabrikası da yoktu. Şehirler imar edilememişti. Savaşların, kıtlıkların, hastalıkların, depremlerin, yangınların, çaresizliklerin yok ettiği harabe bir ülke idi Türkiye. Fabrikalar yoktu. Bütün imalat uyduruk ve geleneksel el tezgâhlarında üretilirdi. Barajlar, bentler yoktu.    

  Tarlalar, bahçeler sulanmıyordu. Ancak çay, dere suları veya hava şartlarının uygun olup olmaması verimi etkiliyordu. Doğru dürüst ordu yoktu. Osmanlı ordusu silahsızlandırılmış ve terhis edilmişti. Ordunun silahı, mermisi, topu, uçağı yoktu. Ordunun teknolojisi yoktu. Yıllarca süren savaşlardan yorgun düşmüştü. Hayvanlarla, uyduruk tren vagonları ile asker sevkiyatı yapılırdı. Ordunun karargâhları bile çadırlardan oluşuyordu. Camiler, terk edilmiş binalar, yıkık dökük yapılar ordumuzun birliklerinin ikâmetgâhlarıydı.  

   Telsiz yoktu, telefon yoktu. Telgraf yaygın değildi. Haberleşme özel ulaklarla, atlarla veya posta adı verilen yaya erlerle yapılırdı. Kış şartlarına karşı hiç bir önlem alacak imkân yoktu. Kış boyunca köylerle ve şehirlerle irtibat kesilir, yollar kapanırdı. Eğitim düzeni yoktu.  

   Eğitimde birlik kavramı bile henüz düşüncelerde yoktu. Sıtmadan karnı şişmiş, hastalıklı yetim çocuklar uyduruk çatılar altında, ağaç diplerinde, baraka gölgeliklerinde ders görürdü. Öğretmen yoktu. Dersleri ehliyeti olmayan rastgele insanlar verirdi. Televizyon henüz icad edilmemişti, Radyo dünyada bile yaygın değildi.    

 Gazeteler sadece büyük bir kaç kentte yayımlanırdı. O şehirlerin içinde ancak dağıtılırdı. Anadolu insanı gazetenin, mecmuanın ve kitabın ne olduğunu dahi bilmiyordu. Zaten okur-yazar sayısı son derece azdı. Kâğıt yoktu. Bakkallar, esnaflar, alacak-vereceklerini paketlerin boş kısmına yazarlardı. Evet, kâğıt yoktu, zarf da yoktu. Resmî dairelerde kullanılmış zarflar ters-yüz edilerek yeniden kullanılırdı. Resmî yazılar, daha önce bir yüzü kullanılmış olan kâğıtların öteki yüzlerine yazılırdı. Askerin kılığı kıyafeti perişandı. Asker elbiseleri en adi paçavra artıklarından meydana getirilen iplerden dokunmuş kumaşlardan yapılırdı.    

  Bazı askerler sivil kıyafetlerle askerlik yapardı. Postalı yoktu askerin, çarık giyerlerdi. Terhis olan askerin postalı yeni askere giydirilirdi. Hapishanelerde, ufak suçlardan hüküm giymiş garibanlar, yarı suçlular, arkası olmayanlar yatardı. Hukuk sistemi diye birşey yoktu. Mecelle uygulanırdı. Mütegallibe, ağa, bey ve gücü yetenler hapse girmezdi Akşamları köyleri eşkiyalar basar, köylünün nesi var, nesi yok alır götürürdü. Hiç kimsede para yoktu. Alış-veriş trampa (değiştokuş) sistemi ile olurdu. Meselâ, bir ölçek buğday verilir, bir litre gazyağı alınırdı. Doktor yoktu, hastane, sağlık ocağı ve ilaç yoktu. Ama sıtma vardı, verem vardı, hastalar ve hastalıklar vardı.      

 Tarım, ziraat ve çiftçilik geniş olarak yapılmazdı. Herkes tarlasını, bahçesini kendisi eker, biçerdi. Herkes ırgat, herkes maraba idi. Dulların, yetimlerin, güçsüzlerin ve kimsesizlerin tarlaları bahçeleri, malı, mülkü, gücü yetenler tarafından gasp edilirdi. Bir kaç devlet fabrikasının dışında, fabrika yoktu. İşveren olmadığı için işçi de yoktu. Küçük sanatlar ve ticaret, gayrimüslimlerin ve azınlıkların tekelindeydi. Henüz bir ticaret ve işadamlığı geleneği oluşmamıştı. Ağaların, beylerin, zadelerin, dışında herkes fakir, herkes çoban ve maraba idi. Cumhuriyet öncesinde, Düyûn-u Umumiye adı verilen dış borçları tahsil eden yabancılar resmî kuruluşlara hâkimdi.  

   O teşkilatlar tütüne, buğdaya, kendire, pancara ve üretilen her şeye devlet adına el koyuyordu. Düyûn-u Umumiye borçları, yeni Türkiye’nin borcu olarak yıllarca devam etmiştir. Doğalgaz, tüpgaz denen şey henüz bilinmiyordu. Gazocağı sadece birkaç şehirde zenginler tarafından kullanılıyordu. Koskoca bir kasabada ancak bir-iki evde kibrit bulunurdu. Herkes ateşini, küllerin altında saklayarak kullanırdı. Bazı zenginler, çarşıdan aldıkları kükürtleri eritir, sıvı kükürtün içine bez parçası atar ve kibrit olarak kullanırlardı. Fakirler; bulgur pilavı, bulgur aşı, bulgur çorbası yiyerek günlerini geçirirdi. Müzik yoktu, sanat yoktu, resim yoktu. İlaç yoktu, eczane yoktu. İlaç olarak; kocakarı ilaçları, ottan, topraktan yapılmış emler kullanılırdı.    

  Dişçilik mesleği yoktu. İnsanların dişini; atasından, babasından öğrendiği şekliyle semerciler, mutaflar ve demirciler çekerdi. Sünnetçi yoktu. Sünnet işini berberler veya ehliyetsiz kişiler yapardı. Sünnet yaralarına, ağaç çürükleri serpilir, meşin kırpıntıları sarılırdı. Doğumu mahallenin en yaşlısı, ebeleri, ilkel usullerle evde yaptırırdı. Buzdolabı, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, bunların adı dahi duyulmamış, bazıları henüz icat edilmemişti. Yoktu, yoktu, yoktu, yoktu.... Ama çok şükür ki bir Mustafa Kemal vardı. Devleti yoktan var eyledi. Ümmet düşüncesinden millet ortaya çıkardı. Yok olan şey onun sayesinde var oldu. O yılların şartlarını, imkânlarını bilmeyenler; sanıyorlar ki Atatürk sanki bugünün imkânları ve şartları ile devlet kurdu. Atatürk'ün büyüklüğü işte budur. O yokları var edendir.    

  Yoktan vara geçirendir. Yeni Türk devleti, köhnemiş Osmanlı Devleti'nin yerine geçerken harap bir ülkeyi de devralmıştı. Ülke geri kalmıştı, fakiri çoktu ve esnafı sermayeden yoksundu. Esasen yetersiz olan altyapı ve tesisler de uzun savaş yılları boyunca harap olmuştu. Bankacılık, dış ticaret, demiryolları hep yabancıların elinde idi. Memlekette mevcut ufak çaptaki sanayi ve ticarî teşebbüsler de yabancılarla Müslüman olmayan azınlıkların elinde idi. Sanayileşmek için gerekli tasarruf sermayesi mevcut değildi.      

Sanayileşmek için yabancı sermayeye ihtiyaç vardı. Türkiye kalkınabilmek için çok büyük güçlükleri yenmek zorunda idi. Birinci Dünya Savaşı 1918 yılında bittiği hâlde, Türkiye 1922 yılı sonlarına kadar bir ölüm kalım savaşı yaşamıştı. Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında kişi başına düşen millî gelirin 50 dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin kuruluşundan itibaren Mustafa Kemal ve arkadaşları en önemli sorun olarak ülkenin işgalden kurtarılması ve millî bağımsızlığın sağlanması için büyük ve çok üstün çabalar içinde bulunmuştur. Savaş yılları içinde dahi ekonomik kalkınma bir sorun olmuştur. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa; 9 Mayıs 1920 ve 1 Mart 1921 Meclisi açış konuşmalarında ekonomik konularda ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik ve mali güçlükleri dile getirmiştir. Mustafa Kemal, 1923 Şubatında İzmir İktisat Kongresi'nde de ekonominin devlet hayatındaki önemini açıkça belirtmiştir. Bir ekonomi için esas olan kendi kaynaklarına dayanmak ve yurt kaynaklarını etkin kullanarak verimli bir şekilde üretime dönüştürmektir. Küresel krizlerin bunun ne kadar önemli olduğunu bize göstermiştir.    

 Yurt kaynaklarının ülke ekonomisine yeni yatırım ve istihdam imkânları olarak dönüştürülmesinin önemini artık açığa çıkarmıştır. Büyük Atatürk; “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.” demişti. Kurduğu cumhuriyet rejimini; “Benim en büyük eserimdir.” diye tanımlamıştı. Karakteri, özgürlük ve bağımsızlık olan birisinin kurduğu cumhuriyet ve bu önemli eseri de tam bağımsız ve özgür olmalıydı. Büyük Atatürk göre; bunu sağlamak için millî egemenliğin, ekonomik egemenlikle desteklenmesi gerekliydi. Atatürk’ün ekonomik dengeyi hedefleyen çalışmalarını şu dört anlayışta (politika) toplayabiliriz: 1. Türk lirasının değerini koruyan, enflasyona sebep vermeyen para-kredi ve faiz politikası 2. Gerçek kamu kaynaklarına dayanan denk bütçe politikası 3. Para değerini düşürmeyen (devalüasyon) dış ticaret politikası 4. Millî kaynakların etkin kullanımını sağlayan planlı kalkınma politikası Bakınız, 1923 yılının Şubat ayında düzenlenen İzmir İktisat Kongresinde önemli saydığımız şu kararları alındı ve uygulandı. - Millî bankalar kurulması - Demiryollarının inşası ve bir program hâlinde geliştirilmesi - Millî sanayinin teşviki - Yerli malı kullanımı Millî uyanışı temsil eden bu kararlar ve uygulamalar, milletçe el ele vererek ekonomik dengeyi sağlamak, millî kaynakları etkin bir şekilde kullanmak ve bağımsızlığı pekiştirmek çalışmalarına hız verildi.    

Çünkü amaç; “Millî sınırlar içerisinde kendi kendine yetebilen bir ülke yaratmak”tı. Hemen derhal “üç beyaz” parolasını hayata geçirmek TBMM’nin ve mevcut hükümetin şiarı oldu. 1. Ekmeğimizi kendi unumuzdan ve buğdayımızdan sağlamak 2. Şekeri kendi pancarımızdan ve tarlalarımızdan sağlamak, şeker fabrikaları kurmak. 3. Bezimizi ve kumaşımızı kendi pamuğumuzdan ve üretimimizden sağlamak, dokuma ve bez fabrikaları kurmak. İzmir İktisat Kongresinde Büyük Atatürk konuşmasının bir bölümünde; “Siyasi ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa kazanılacak başarılar yaşayamaz, az zamanda söner.” demişti. Lozan Barış Antlaşmasının imzalanması, Cumhuriyet’in ilanı ile yeni bir evreye girilmiş, sağlanan barış ve siyasi düzen, ekonomik alanda da toparlanma ve kalkınma tedbirlerinin alınmasına sebep olmuştur.    

  Bu amaç doğrultusunda Etibank, Sümerbank, Şeker Fabrikaları vb. üretim ve finans örgütleri kurulmuştur. Böylece planlı bir kalkınma hedeflenmiştir. 26 Ağustos 1924’te T. İş Bankası kurulmuştur. 1925 yılında bir kanunla Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası kurularak hizmete açılmıştır. 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır. Yeni devletin kuruluşundan 1933 yılına kadar geçen on yıl içinde, siyasi iktidar, özel teşebbüsü desteklemiştir Devlet, faydalı görülen ve teşvik ve himaye edilen sinaî teşebbüslerin özel sermaye tarafından kurulup işletilmesini sağlayacak tedbirlerin alınmasına önem vermiştir. 1934 yılından itibaren uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile devlet müteşebbis olarak da ekonomiye müdahale etmiştir. 1933'te Sümerbank'ın kurulmasından sonra, 1935 yılında yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden Tetkik Arama Enstitüsü, elektrik enerji kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik İşleri Etüd İdaresi, maden ve elektrik işletmelerini kurmak ve işletmek amacıyla da Etibank kurulmuştur.    

  Devletin ekonomik hayata müteşebbis olarak katılmasının yanı sıra, fevkalâde önemli millîleştirme (devletleştirme) girişimlerinde de bulunulmuştur. Mudanya-Bursa demiryolu, İstanbul Türk Anonim Şirketi, İzmir Rıhtım Şirketi, İzmir-Afyon ve Manisa-Bandırma Hattı, İstanbul Rıhtım Dok ve Antrepo TAŞ, Aydın Demiryolu, İstanbul Telefon Hattı, Ereğli Limanı, Zonguldak-Çatalağzı Demiryolu ve kömür madeni işletmeleri, Şark Demiryolları, İzmir Telefon TAŞ, İstanbul Türk Anonim Elektrik Şirketi, çıkarılan kanunlarla satın alınmış ve devlet eliyle veya ilgili belediyelere devredilerek işletilmiştir. Osmanlı Devleti'nden intikal eden borçların tutarı 1924’te yaklaşık devlet bütçesinin 7.25 katı idi. 1938’de ise Osmanlı Devleti'nden intikal etmiş borçların toplamı bütçenin 0,47'sinden ibaretti.      

Osmanlı borçlarının tasfiyesinde en önemli faktör, sağlam para politikası olmuştur. Atatürk döneminde, Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerinin düşmesi önlenmiş, dış ödemeler dengesi sağlanmış, yabancı devletlere karşı girişilen ödeme taahhütleri gecikmesiz ve eksiksiz yerine getirilmiştir. Bu dönemde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır Devlet harcamaları ile kaynaklar arasında sürekli bir dengenin korunmasına çalışılarak enflasyon önlenmiştir. Atatürk, özellikle TC Merkez Bankasının emisyonu artırmasını diğer deyimle para basmasını önlemekle, enflasyona imkân vermemiştir. Enflasyona gitmeden yatırımların hızlandırılabilmesi için, halkın tasarrufa yönelmesini sağlayacak tedbirlere yönelinilmiş, teşvik amacı taşıyan bir malî yapının kurulmasına çalışılmıştır. "Millî İktisat ve Tasarruf Hamlesi" ve "Yerli Mallar Haftası" bu amaca yönelik uygulamalardır. Gayri Safi Millî Hasılanın 1923-1990 yılları arasındaki ortalama artışı sabit fiyatlarla yıllık % 5.2'dir. En hızlı artış 1923-1938 arasındadır (Yıllık % 7.9). Ülkede refah seviyesini gösteren kişi başına düşen GSMH 45 dolar iken 1938'de 88 dolara yükselmiştir. Özetle belirtmek gerekirse Atatürk döneminin ekonomi politikası, fakir bir hammadde üreticisi olan bir ülkenin sanayici bir ülke olarak kalkınma yolunda gayretlerini, istikrarlı, planlı ve dengeli kalkınmasını göstermektedir. Bu dönem bütünü ile birlikte ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmamızın bir altın çağıdır. Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM'ni açış konuşmasında köylü ve tarım sorunlarına eğilmiştir;  

  "Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi gerçek üretici olan köylüdür." diyerek tarıma önem verildiğinin işaretini ortaya koymuştur. Köylünün en büyük sıkıntısı, aşar veya öşür denilen mahsulünün onda birini vergi olarak ödemesiydi. Uygulama yöntemleri, vergiyi bir baskı ve zulüm âletine dönüştürmüştü. Büyük bir malî fedakârlığı göze alan hükümet 1925 Şubatında aşarı kaldırdı. Böylece köylü de yüzyılların ağır ve sıkıntılı bir vergi sisteminden kurtulmuş oldu. 1925'te çıkarılan başka bir kanunla Hükümet, köylüyü topraklandırmak amacıyla bedelini yirmi yılda ödemek üzere toprak dağıttı. Ziraat Bankası, küçük çiftçilere kredi kolaylıkları tanımakla ve faiz haddini düşürmekle yararlı hizmetler yaptı. Kooperatifçiliğe önem verildi. Atatürk döneminde “üç beyaz” projesinin yanı sıra “üç siyah” projesine de önem verilmiştir. Bunlar; kömür, demir ve akaryakıttır. Atatürk döneminde Birinci ve İkinci Beş Yıllık Planlar hazırlanmıştır.    

 Planlı kalkınma, teknik alanda iş gücü yaratmış ve toplum yaşantısına büyük ölçüde etki yapmıştır. Özellikle toprağın verimini artıracak olan tekniğin tarıma uygulanmasının, bütün bir endüstri hayatının gelişmesi ile mümkün olabileceğini de ortaya koymuştur. Yeni devletin kuruluşundan 1938 yılı sonuna kadar, ekonomik kalkınmayı sağlamada altyapıya önem verilmiş, bu amaçla demir yolu, kara yolu ve deniz yolları öncelikle ele alınmıştır. 1927’de Münakalat (Ulaştırma) Bakanlığına bağlı DDY ile Limanlar Umum Müdürlüğü kuruldu. Yabancı elinde bulunan demiryolları satın alındı. On yıl içinde 3360 km demiryolu inşa edilerek 8504 km’ye ulaşıldı. Atatürk döneminde karayolları harap ve bakımsız idi. 18 bin km olan yolların uzunluğu 30 bin km’ye ulaştırıldı ve kullanılacak hâle getirildi. Deniz yollarını geliştirmek üzere 1 Temmuz 1926’da Türk Kabotaj Kanunu yürürlüğe girmiştir.    

 1936 yılında Ankara-İstanbul arasında düzenli uçak seferleriyle Devlet Hava Yolları faaliyetleri başlatıldı. Sonuç olarak; Dünya ekonomik krizleri bize göstermektedir ki, küreselleşme ve uluslararası kapitalizm, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin, bundan böyle yurt kaynaklarını en etkin bir şekilde değerlendirilmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. Bunun için millî ürünlerin tüketiminde kullanılması ve tüketicilerin bu konuda bilinçlendirilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Dışa bağımlılığın ülkenin bağımsızlığını ne derece tehlike altına aldığının örnekleri dünyada çoktur. Ekonomik büyüme, vahşi kapitalizmin uluslararası finans kuruluşlarıyla kendi çıkarları doğrultusunda dayatmalarla olamayacağı, iç kaynaklara dayanarak büyümenin gerçekleştirilmesinin zarureti ortadadır.    

 Türk milleti, bir toplu iğnenin dahi üretilmediği şartlarda, Kurtuluş Savaşı’nı ve onun devamı olan ekonomik savaşı kazanmıştır. Eğer Türkiye, bugün kendi içinde birlikte hareket ederse, uluslararası dayatmalardan uzak durursa, kendi gücüne güvenirse, kısa sürede dünyanın gelişmiş ve güçlenmiş on ülkesi arasına girebilir. Bu güç ve gelişmişlik, Kıbrıs ve Azerbaycan ve hatta daha ötesinde, Türk dünyası ile Türk-İslam dünyası için de bir güvence olacaktır.

 

Yararlanılan Kaynaklar 1. Kurtuluş, Kuruluş ve Cumhuriyet (Hzl: Mehmet Özel), TC Kültür Bakanlığı, Ankara 1959, 554 s. 2. Hayrettin İVGİN; “Atatürk’ün Cumhuriyeti Kurduğu İlk Yıllarda Türkiye”, Boyut Aylık Düşün Sanat ve Halkbilimi Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 6-7, Haziran-Temmuz 1997, s. 30-32. 3. Ferda HEKİMCİ; “Atatürk Dönemi Küreselleşme ve Yerli Malı”, Kalkınmada Anahtar Verimlilik, Yıl: 20, Sayı: 240, Aralık 2008, s. 12-13. 4. Samet AĞAOĞLU; Kuvâ-yı Milliye Ruhu-Birinci Büyük Millet Meclisi, Bahar Matbaası, İstanbul 1964, 246 s. 5. Mustafa AYSAN; Atatürk’ün Ekonomi Politikası, Formül Matbaası, İstanbul 1980, 115 s. 6. Halûk CİLLOV; Türkiye Ekonomisi, Sermet Matbaası, İstanbul 1972, 475 s. 7. Anıl ÇEÇEN; Atatürk ve Cumhuriyet, Tisa Matbaası, 394 s. 8. Afet İNAN; Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, 234 s. 9. Emre KONGAR; İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Er-Tu Matbaası, İstanbul 1976, 587 s. 10. Ahmet MUMCU; Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İnkılap ve Aka Kitabevi, İstanbul 1981, 224 s. 11. Kazım ÖZTÜRK; Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri ve Programları, Baba Matbaası, İstanbul 1968, 670 s. 12. Necdet SERİN; Türkiye’nin Sanayileşmesi, Sevinç Matbaası, Ankara 1963, 247 s. 13. Yüksel ÜLKEN; Atatürk ve İktisat, Tisa Matbaası, Ankara 1981, 229 s.

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.