SÜRGÜNDEKİ UYGUR TÜRKLERİ HÜKÜMETİ BAŞBAKANI ERKİN SABİT “ UYGURLAR TÜRKLERİ ” NİN GEÇMİŞİNİ VE BU GÜNÜNÜ ANLATTI

 

18 Ekim 2021 10:19
SÜRGÜNDEKİ UYGUR TÜRKLERİ HÜKÜMETİ BAŞBAKANI ERKİN SABİT  “ UYGURLAR TÜRKLERİ ” NİN GEÇMİŞİNİ VE BU GÜNÜNÜ ANLATTI

    Bunun nedenini her ne kadar anlamış ve anlatabilme noktasında olsak da bazı nedenlerle suskunluğumuzu muhafaza etmek durumunda kalıyoruz. Ancak hiç değilse Türk tarihinde ilk yerleşik hayata geçen , Türk milletinin ilk kültür ve medeniyetini modern anlamda şekillendiren ve Uygur–Türk devletini kuran Türk boyu olan Uygurlar ile ilgili bir araştırmayı sunmanın kıvancını taşımaktayız.

      Bu bağlamda, Sayın Başbakan Erkin Sabit’in bu araştırmasını ( çalışmasını ) iftiharla takdim ediyoruz.

                                                             MEHMET AKYOL

                                                  _________________________     

                                                                                                     

                                     “ UYGUR TÜRKLERİ ” NİN GEÇMİŞİ VE BU GÜNÜ

       * Uygur Türkleri, Türk tarihinde ilk yerleşik hayata geçen, Türk milletinin ilk kültür ve medeniyetini şekillendiren ve modern anlamda Uygur–Türk devletini kuran Türk boyudur. Cengiz Han döneminde İran, Azerbaycan, Diyar-ı Bekir, Horasan Uyguriye bölgelerini Cengiz Han yönetimi adına çok iyi yöneten Uygur Türkleri, çok kadim Türk boylarındandır.                     Uygurlar, Türk tarihinde ilk şehircilik, mimarlık ve dinî kültürün temellerini atmışlar, aynı zamanda modern tarım yaparak Asya kavimlerine örnek olmuşlar, tarihî ipek yolunun ilk kervancıları ve tüccarları olarak tarihe geçmiş ilk Türk topluluğudur. Uygur Türkleri, Karahanlılar döneminde İslam dinini kabul ederek Türk tarihinin en güçlü ve en muhteşem devrini Türk milletine armağan etmişlerdir. Uygurlar, “Medeniyet” sözcüğünün Türkçedeki karşılığıdır. Uygurlar, “Dokuz Oğuz, On Uygur” tabirine göre Türk milletinin mayasıdır. Uygurlar, “Dîvânu Lugâti’t Türk”ün mirasçıları; “Kutadgu Bilig”in varisleridir. Uygurlar, T.C. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 parlak yıldızdan birisidir. Uygurlar, Türkiye dışında “Türk” adıyla devlet kuran tek Türk boyudur. Uygur Türklerinde Tıp Uygurlar, bilimsel anlamda tıpta birçok yeniliğe imza atmıştır. Akupunkturu tarihte ilk olarak keşfeden ve uygulayan Uygur Türkleridir. Çinliler, daha sonra bu tıbbı tedavi yöntemini Uygurlardan öğrenerek geliştirmişler ve bugünkü modern tedavi yöntemi haline getirmişlerdir. Akupunktur, yaklaşık 5300 yıllık bir geçmişe sahiptir. İç Moğolistan’da Duo Lun Qi Harabelerinde, 1963 yılında yapılan kazılarda, taştan yapılmış akupunktur iğnesi bulunmuştur. Arkeologlar ve tıp tarihi uzmanları, günümüzden 4 bin yıl öncelerine ait olduğu düşünülen, yeşim taşından yontulmuş ve uçları sivriltilmiş bu taş iğnenin ilk akupunktur iğnesi “bianshi” olduğu konusunda hemfikirdirler. Yapılan incelemelerde, bu taş iğne üzerinde bulunan yazıların, eski Uygur Türklerine ait olduğu tespit edilmiştir. Hastalıkların müzikle tedavi yöntemi bir Uygur buluşudur. Uygurlar, hastalıkların tedavisinde müzikle terapi yöntemini de kullanmışlar. Üç bin yıl önce, Gök Tanrı dinine mensup olduğu çağlarda, “kam, pirhon ve bahşılar”, kapalı bir mekânda yakılan büyük bir ateş kümesinin etrafında hastaları, diğer insanların yardımı ile ateşin etrafında döndürerek, ilahiler ve şarkılar söylemek ve dans etmek sureti ile tedavi seansları ve merasimleri icra ederlerdi. Uygur Türklerinde Din Uygurlar, İslamlık öncesi dönemlerde eski Türk dini Göktangrıcılık, Manizm, Budizm, Nestûrî Hıristiyanlık dinlerini kabul etmişler ve en son olarak da İslam dinine girmişlerdir. Bögü Kağan zamanında girdikleri Manihaizm dini, iyi ata binen, iyi ok atan Uygur Türklerini yozlaştırmak, onların millî ve manevî değerlerini çökertmekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Mani dini, avlanmayı, et yemeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindi. Aynı zamanda Mani dini şehirli ve bir tüccar dini idi. Bu yüzden Uygurları yerleşik hayata alıştırmış ve savaşçı özelliklerini kaybettirmiştir. Uygurların Mani dinine ait terimlerini Uygur Türkçesine çevirmeleri, onlarda yüksek bir millet şuurunun olduğunun göstergesidir. Mani dini sonrası girilen Budizm’le (Burkancılık) Uygur kağanları Buda’nın köhne akideleri ile Uygur Türk boylarına yeni bir nefes vermek istiyorlardı. Bu, Uygurlar için inanç anarşisine giden yolu bütünüyle açmış ve beklenen dinî huzur ve barış bir türlü temin edememiştir. Uygur Türklerinin Nestûrî Hıristiyanlığa girmesi, Büyük Türkistan’da Nestûrî oldukları bilinen ilk göçebe Türk kabileleri Kereitler ve Öngütler öncülüğünde olmuştur. Uygurlar arasında Nestûrîliğin yayılmasında bu Türk kabilelerinin büyük etkisi olmuştur. Hatta Kereitler, Hıristiyanlığı Moğol hanının sarayına ve ailesine kadar yaymayı başarmışlardır. Mangu, Kubilay ve Hülagu Hanların annesi Kereit prensesi olup aynı zamanda gayretli bir Nestûrî Hıristiyan idi. Din konusunda oldukça hoşgörülü olan Uygurların, Budizm ve Maniheizm’in yanı sıra Nesturi Hıristiyanlığı benimsemiş oldukları bilinmektedir. Hatta bugün Diyarbakır Keldanileri Piskopos Kütüphanesi’nde Garatu-Uriyang (Hıristiyan Uygurlar) padişahının kız kardeşi Orangul Sultan için yazılmış Süryanice el yazması İncil sayfaları bulunmaktadır. 6. yüzyıl ortalarında eski Uygurlar arasında Nestûrî Hıristiyanlık müritlerinin olduğu bilinmektedir. Tang sülalesi döneminde (M.S. 635) Nestûrî rahibi Alopen, İran üzerinden Çin’in eski başkenti Chang’an şehrine gelmiş, Nestûrîlik Doğu Türkistan topraklarında yayılmaya başlamıştır. Daha sonraki yıllarda ise, Nestûrîlik Koço (bugünkü Turfan) bölgesinde de etkili olmuş ve Yüen sülalesi döneminde genişleyerek Kaşgar, Yarkent, Kumul, Turfan, Urumçi, Hoten, Kuça ve Bariköl gibi bölgelerine kadar da yayılmıştır. Nestûrîlik, Uygurlar arasında uzun bir süre etkili olmuştur. Nitekim 13. yüzyılda İpek Yolu’yla merkezi Asya’ya seyahat eden Marco Polo, uğradığı hemen her yerde Kaşgar ve Yarkent’te Nestûrîlere rastladığını belirtmektedir. Nestûrîlik, Uygur resim sanatını da büyük oranda etkilemiştir. Nestûrîliğin yayılmasıyla birlikte, batının resim sanatı Uygurlar arasında yayılmış ve batının resim sanatı örnek alınmıştır. Uygurların İslam Dinini Kabul Etmeleri Uygurların, İslam’la tanışması 840’lı yıllarda başlar. 932 yılında Karahanlılar döneminde, Karahanlı prenslerinden ve Karahanlı hükümdarının üvey oğlu Satuk Buğra, bir gece rüyasında peygamberimizi görür; Peygamber Efendimiz kendisini İslam’a davet eder. Sabah uyandığında da Müslüman olur. Abdülkerim adını alan Satuk Buğra, Kaşgar’da bulunan 300 Budist tapınağını camiye çevirir. Daha sonra Tarım bölgesindeki Uygur şehirlerine seferler düzenler ve bu bölgelerin de Müslüman olmalarını sağlar. Bu dönemde Türkistan’daki Türk kavimlerinin büyük bir kısmı, İslam dinini kabul ederek “İslam Medeniyeti” içerisinde bütünleşmişlerdir. Uygurların İslam’a girmeleriyle birlikte Uygur medeniyeti, İslam medeniyeti ile birleşmiş ve “Uygur-İslam Medeniyeti” adı verilen tarihî gelişme süreci başlamıştır. Bu dönemde Kaşgar şehri, Karahanlıların dinî, siyasî ve kültürel bir merkezi olarak tarihe geçmiştir. Satuk Buğra’nın İslam’ı kabul etmesinin ardından 932-1216 yılları arasındaki dönem, Doğu Türkistan’ın altın devri olarak bilinir. Medreseleri ve öğretim kurumları ile ünlenen Türkistan, bu dönem boyunca dünyanın dört bir yanından gelen öğrencileri misafir etmiş, tarihe yön veren devlet ve bilim adamları yetiştirmiştir. Uygur Türkleri Eğitim ve Bilim’de de Öncü Rol Oynamışlardır Karahanlılar döneminde “İkinci Buhara” olarak anılan tarihî şehir Kaşgar’daki “Hanlık Medresesi” “Saciye Medresesi”, ”Eydgah Medresesi”, “Oda Aldı Medresesi”, “Beglik Medresesi”, “Çarsu Medresesi” ve “Meyve Pazarı Medresesi” gibi yüksek bilim ve eğitim kurumları bu devirde kurulmuş ve günümüze kadar gelen bilim yuvalarıdır. Bunlardan Kaşgar’daki yüksek öğretim konumunda olan “Saciye Medresesi”, “Hamidiye Medresesi”, “Mahmudiye Medresesi” gibi medreseler, yalnız Uygur Türklerinin değil, Türk-İslam âleminin de önemli kültür ve eğitim merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Uygur Türklerinde Yazı ve Alfabe Eski Türklerin yazıda kullandıkları ikinci millî alfabe Uygur alfabesidir. Uygur yazısı, sağdan sola doğru yazılırdı. Alfabede 18 harf vardır, harfler genellikle birbirleriyle bitiştirilir. Uygur alfabesi, 8. yüzyılın ilk yarısında kullanılmaya başlamış, öteki Türk kavimleri arasında da yayılmıştır. 10. yüzyıldan itibaren yerini Arap alfabesine bırakmakla birlikte hemen önemini kaybetmemiştir. Moğol hâkimiyetinin kurulmasıyla (13. yüzyıl) yeniden canlanmış, uzun süre Moğolların resmî yazısı olmuştur. Uygur Türklerinin Buluşu; Matbaa Kâğıt ve baskı tekniği Uygurlarca bilinmekte idi. Baskı tekniğini (matbaa) ilk kullananların Çinliler olduğu görüşü yanında, bir kısım araştırmacılar da matbaanın ilk önce Uygurlarda kullanıldığı görüşündedir. Uygurlar, hareketli harfleri icat ederek tahta harfli matbaayı kullanmışlardır. Matbaanın, batıya yayılmasında Uygurların büyük rolü olmuştur. Avrupalılar, Moğollar aracılığı ile 13. yüzyılda Uygur baskı tekniğinden haberdar olmuşlardır. Gutenberg, matbaanın mucidi değil sadece geliştiricisidir. Uygurlar, Avrupa’dan yüzyıllar önce kâğıdı biliyorlardı. Kâğıdı, önce Araplar, 8. yüzyılda ele geçirdikleri esirlerden öğrendiler ve Semerkant’ta bir kâğıt imalathanesi kurdular. Kâğıt, 11. yüzyılda Arap fetihleriyle İspanya’ya, dolayısıyla Avrupa’ya yayılmıştır. İslam Öncesi Uygur Türkleri Tarihine Genel Bir Bakış Tarihçi Jean Paul Rouxa göre Uygurların soyları, Hiong-Nuların (Hunlar) ardılları olan Kao-Kiu ve Ting-Linglere (ya da Tö-Lolar, Tie-Lolar) kadar dayanmaktadır. Bilinen ilk Uygur Devleti, 744’te Kutluk Kül Bilge Kağan tarafından kurulmuştur. 840 yılına kadar hüküm süren Uygur Devleti’nin sınırları; kuzeyde Baykal Gölü’nün kuzeyinden güneyde Tibet ve Çin Seddi’nin güneyine, batıda Seyhun (Siri Derya) Nehri’nden doğuda Mançurya’ya kadar uzanmaktaydı. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsu üzerinde bulunan ve tarihte kurulmuş on altı Türk devletini temsil eden on altı yıldızdan birisi de Uygur Devleti’ne aittir. Bu ilk Uygur Devleti, 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılmış ve bünyesinden üç ayrı Uygur kökenli devlet çıkmıştır: İdikut (Turfan) Uygur Devleti (840–1275), Kensu Uygur Devleti. Cengiz Han tarafından kurulmuş olan Türk-Moğol İmparatorluğu bünyesinde, çeşitli Türk boylarından ve Uygur Türklerinden birçok kişi görev almıştır. Bunlara, Azerbaycan taraflarında, Mugan Ovası merkezli olmak üzere Türk-Moğol ordularını idare eden Curmağun Noyan’ın komutanları olan Min İgemiş ve Melikşah gibi askerî görevliler ile daha önce Nayman Hanı’na bağlı olmak üzere adliye nazırlığı ve tamgacılık (mühürdarlık) görevlerinde bulunup sonradan Cengiz Han tarafından, kendisine bağlı olmak kaydıyla hem aynı yetkilerle hem de Moğol şehzadelerine Uygur dili ile kanunlarını öğretmek üzere görevlendirilmiş Tata Tonga (Uygur kökenli) ve Türkistan’da valilik yapmış Mahmûd Yalavaçik gibi sivil idareciler örnek gösterilebilir. Körgöz de Tata Tonga gibi bir Uygur Türkü idi. Körgöz’ün gençlik yıllarında Cengiz Han’ın soyundan gelen şehzâdelere Uygur yazısını öğretmesi için görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Körgöz’ün hizmetinde bulunduğu emir, Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin (Tuşi) önderliğinde düzenlenen bir av partisine, Körgöz’ü de yanında götürmüştü. Av yerinde Cengiz Han’dan içinde önemli bilgiler, emirler bulunan bir yarlıg gelmiş, o sırada yarlığı okuyabilecek kâtiplerden hiçbiri orada olmadığı için orada bulunanlardan hangisinin bu işi yapabileceği sorulduğunda Körgöz tavsiye edilmiştir. Daha sonra Körgöz, Cuci’nin yanına getirilmiş ve onun huzurunda yarlığı, bir seyisten beklenilmeyecek derecede saygı kuralları çerçevesinde, edebî bir dille okumuştur. Bunun üzerine onun iyi yetişmiş biri olduğunu anlayan Cuci, Körgöz’e kâtiplik görevi vermiştir. (Cüveynî, 1329 hş: II, 225-227; Âştiyânî, 1328 hş: a., I-II, 167) Uygur Türkü Cinkay; Körgöz henüz Ögedey Kağan’ın nezdinde iken, kağan katındaki gücünü de dikkate alarak, Körgöz’ün vefat etmiş bulunan Cin Timur yerine Horasan ve İran’da görevlendirilmesini istemiş, bu yönde kağana öneride bulunmuştur. Ancak Danişmend Hacib de dâhil olmak üzere Ögedey’in adamlarından birkaç kişi, yönetimin Cin Timur’un oğluna bırakılmasını istemişlerdir. Bir gün kağanın huzurunda Cinkay’ın, “Horasan büyükleri, Körgöz’ü istiyorlar.” demesi üzerine Ögedey Kağan, “Devletin hissesine düşen ürün ve vergiyi toplamak, bölgenin nüfusunu saymak için Körgöz’ü geçici olarak tam yetkiyle görevlendiriyorum. Eğer verilen görevi hakkıyla yerine getirebilirse, o zaman gerekeni yaparız.” şeklinde bir yarlıg yazmalarını emretmiş, Körgöz bu yönde hazırlanmış olan fermanı alınca başkentten ayrılarak hızla Horasan ve Mâzenderân bölgesine dönmüştür. Böylece Körgöz, kağan tarafından Rum sınırına kadar Horasan ve İran bölgesinin idaresiyle görevlendirilmiş oluyordu. (Cüveynî, 1329 hş: II, 228-229; Müstevfî, 1387 hş: 584; Benâketî, 1348 hş: 390; D’ohsson, 2006: 220). Seyislikle işe başlayan ve akabinde öğretmenlik ve kâtiplik makamına terfi eden Körgöz; daha sonra Cin Timur’un yardımcılığını yapmış ve en sonunda da görüldüğü üzere Ögedey’in emriyle Horasan’ın idarî işlerinde görevlendirilmişti. Kısacası Körgöz, devlet makamlarını kısa süre içerisinde bir bir tırmanarak en üst makamlarda kendine yer bulabilmişti. Cin Timur’un ölümünden sonra Körgöz’ün İran coğrafyasında görevlendirilmesi, Kül Bolat ve Nosal’ın hoşuna gitmemiştir. Körgöz, başkentten geri gelince fermanın gösterdiği bütün yetkileri üzerinde toplamıştır. (Cüveynî, 1329 hş: II, 224-225; Mîrhând, 1339 hş: V, 186; Reşidüddîn, 1374 hş: 484) Körgöz’ün valiliği, Cin Timur ve Nosal’ın valiliklerinden farklı olarak Horasan’ın batısını da kapsamaktaydı. Buna ilaveten dönem içerisinde Körgöz’ün idare sahasının, Horasan dışına doğru genişlediğini de görmekteyiz. (Rezevî, 1388 hş: 76) D’ohsson’a göre; Çin bölgesi ya da ülkeleri dışında Moğol İmparatorluğu idarî açıdan iki büyük bölgeye ayrılıyordu. Bunlardan birincisi; İli Çayı ve Ceyhun Nehri arasında kalan memleketler olup bu memleketler içerisinde Uyguristan, Hoten, Kaşgar, Almalık, Kayalık, Semerkand ve Buhara yer alıyordu. İkincisi ise; Ceyhun Nehri’nin batı tarafından Diyâr-ı Bekr’e ve Rum hududuna kadar dayanıyordu ki işte bu batı kısmını Körgöz idare etmekteydi. (D’ohsson, 2006: 183) Bu bilgilerden anlamaktayız ki; Moğol ülkesi idarî olarak üç büyük kısma taksim edilmiş bulunmaktaydı. İlki Çin ülkelerini kapsayan doğu bölümü, ikincisi; Doğu Türkistan ve Orta Asya’yı Ceyhun nehrine kadar kapsayan Türk coğrafyası ve üçüncüsü ise; Ceyhun nehrinin batısında kalan, sınırı Doğu Roma, Abbâsî hilafeti ve Memlûk coğrafyasına kadar uzanan bölge idi. Daha sonraki dönemlerde de görüleceği üzere, Moğollar, bu büyük coğrafyayı ve yeni toprakları idarî olarak taksim etmeden yönetemeyeceklerini kavrayacaklardır. Bu taksimatta devletin merkezi konumundaki bölge ve coğrafî unsurlar da belirleyici olacaktır. Bu yargıdan sonra Körgöz, rahatlamış ve daha sonra Ögedey, Curmagun tarafından fethedilmiş olan Ceyhun Nehri’nin batı taraflarının yönetimini de bir yarlıg ve payza ile Körgöz’e vermiştir. (Cüveynî, 1329 hş: II, 224-225; Reşidüddîn, 1374 hş: 485) Böylece Körgöz’ün eli muhalifler karşısında kuvvetlenmiştir. Hakkında çıkmış olan yarlıg kendisine okunduktan sonra Körgöz, oğlunu ve dîvândaki kâtiplerini Irak, Arrân ve Azerbaycan’a göndermiştir. Liyakati ve iş bilirliği sebebiyle bazı devlet işlerini Nizâmeddîn Şâh’a vermiştir. Bu yeni heyet; Irak ve Azerbaycan ülkesine varınca Curmagun’un emirleriyle mücadele ederek, oradaki vilâyetleri onların elinden kurtarmışlardır. Ayrıca heyet, vergilerin ne kadar olacağı ve ne şekilde toplanacağı gibi hususlara yeni düzenlemeler getirmiştir. Çünkü vilâyetlerdeki Noyanlar, kendi bölgelerinde toplanan vergilerden çok azını dîvânın payı olarak ayırıyor, geri kalanı ise kendi varlıklarına dâhil ediyorlardı. Körgöz’ün görevlendirdiği devlet adamları, bölgeye geldikten sonra yeni düzenlemeleri de dikkate alarak, Noyanların gayri resmî yollarla ve haksız olarak topladıkları vergiler ile malları onların elinden almış, Körgöz’ün kendisi ise bölgede hâkimiyetini güçlendirdikten ve kontrolü ele aldıktan sonra merkez olarak kullandığı Tus vilayetinin imarıyla ilgilenmeye başlamıştır. (Cüveynî, 1329 hş: II, 237-238.) Körgöz’ün valiliği zamanında Nosal, Kül Bolat, Edgü Timur ve Şerefeddîn’in İran coğrafyasında aktif olarak siyasî, malî ve idarî hayata müdahale ettikleri görülmektedir. Sonuç Cengiz Han tarafından kurulmuş olan Türk-Moğol İmparatorluğunda, daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere, Uygurlar, Kırgızlar ve Karluklar gibi birçok Türk boyu ya da budunu yer almıştı. Bu boylara mensup birçok Türk de aynı zamanda imparatorluk dâhilinde gerek askerî, gerekse idarî sahada çeşitli kademelerde görev almıştı. Bunlardan Uygur menşeli devlet adamlarının, özellikle imparatorluğun resmî dili haline getirilmiş olan Uygur dilini ve kanunlarını iyi bilmeleri nedeniyle büyük makamlar elde ettikleri görülmektedir. Körgöz de bir Uygur Türk’ü olup Uygur dilini ve kanunlarını çok iyi bilmesi nedeniyle genç yaşlarında, Cengiz Han tarafından şehzade eğitmeni olarak tayin edildi. Şehzade eğitmenliği sonrasında Batu Han’ın hizmetinde olmak üzere önce seyislik sonra da basit bir memurluk elde eden Körgöz, daha sonra Cengiz Han’dan oğlu Cuci’ye gelen bir yarlığı büyük bir yeterlilikle okuması neticesinde Cuci tarafından kâtipliğe tayin edildi. Devlet kademelerini bir bir tırmanan bu Uygur Türk’ü, Cin Timur’un Horasan valiliği sırasında ise hem kâtiplik hem de haciplik makamlarına getirildi. Kısa sürede Cin Timur’un güvenini kazanıp nihayetinde onun naipliğini de yapmaya başlayan Körgöz’ün, bu sıralarda Ögedey Kağan’ın nezdine gitmesi belki de onun hayatını değiştiren en önemli olaydı. Çünkü Ögedey Kağan nezdinde iken onun en yakın adamlarından ve haciplerinden yine bir Uygur Türk’ü olan Cinkay’ın övgülerine mazhar oldu. Dürüstlüğü ve bilgeliği ile Ögedey’in de güvenini kazanan Körgöz, Horasan valisi Cin Timur öldükten sonra özellikle Cinkay’ın da tavsiyesi üzerine kağan tarafından bir fermanla Horasan ve İran dolaylarının valiliğine tayin edildi. Valiliği sırasında kendisine büyük yetkiler verilen Körgöz, idare etmekle yükümlü olduğu coğrafyada, gayri resmî yollarla toplanan vergileri kaldırdı ve vergi sisteminde yaptığı değişikliklerle bu hususta adaleti ve güveni tesis etti. Haksız yere halktan vergi alan devlet adamlarını bir bir tespit ettirerek onların malına el koydu. Bunlara ek olarak valilik merkezi Tus başta olmak üzere ülkede giriştiği imar faaliyetleriyle Horasan’ı çok mamur hale getirdi. Uygur Türk’ü Körgöz, Ceyhun’dan Horasan, Özbekistan ve Uyguriye’den başlayıp Diyâr-ı Bekr’e ve Rum hududuna kadar uzanan geniş bir coğrafyayı idare eden büyük bir devlet adamıydı. Ne acıdır ki tarihe damga vuran Uygurları, bugün terör ile bağdaştırma çalışması yapıldığını görüyoruz. Bu fitne ve fesat çalışmaları yapanlar unutmasınlar ki Uygur Türkleri kadim bir Türk-İslam kültürünün mirasçılarıdır ve asla terörle bağdaştırılamaz. Dünyaya bir daha haykırıyoruz ki; “Doğu Türkistan Davası” millî hak-hukuk ve özgürlük mücadelesidir! “Aşırı dinci terör” yaftası, Çin’in Doğu Türkistan Davası’nı karalamak için kurduğu bir tuzaktır. Uygurları, “terör” ile bağdaştırmak, Çin’in hain tezini savunmaktır. Uygur Türklerinin çok kullandığı bir atasözü vardır: “Asumanğa türkürseng yüzüñge tüşer./ Göğe tükürürsen yüzüne düşer.” Uygurlara, “terörist” demek, göğe bakıp tükürmektir. Unutulmasın ki Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri, Türk ve Müslüman’dır. Türk-İslam âleminin ayrılmaz bir parçasıdır. Başka bir Türk olmayan Uygur Türklerini, Türk düşmanı bir milletin ve devletin kanıtsız, asılsız, hukuksuz, yalan ve uydurmaca sözlerine inanıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne düşman, karşı bir güç olarak göstermek kimsenin hakkı da haddi de değildir. Bu sözlere inanarak Uygur Türklerini terörist diye gösterenleri şiddetle kınıyoruz. Kendini bilmez bir insanın yaptığı davranışı, kadim bir Türk boyu olan Uygur Türklerine mal etmek, Türkçü ve Turancı geçinen bir parti liderine hiç yakışmıyor. Siyasilerimizi ve akademisyenlerimizi, Doğu Türkistan Davası’nı anlamaya ve daha dikkatli davranmaya davet ediyoruz. Bizler bir Türk olarak, bir Uygur Türk’ü olarak, Uygur Türklerinin Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin kurucularından olduğuna inanıyoruz. Bundan sonra da Türkiye ve Doğu Türkistan’ın köprünün iki kolonu olarak, Türk topluluklarını bir araya getirip Türk Birliği Turan’ı kuracağına ve Türkiye’yi dünyada süper güçlere yön verici merkezî bir güç konumuna getireceğine inanıyoruz. Yaşasın zulme karşı hak mücadelemiz!.. Allah, milletimizin yâr ve yardımcısı olsun!..

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.